Hüseyin Kerim Ece

 

Kur'an'da süsleme (tezyin) fiili - 11 14.12.2019


5-Edilgen (faili meçhul) zeyyene fiili - 1

Kur’an bu fiili bazen bazen öznesi belirsiz kullanmaktadır. Ki buna Arapça’da “meçhul fiil” denilir. Mesela,

Dünya hayatı Allah’ın nimetlerini nankörce inkâr edenlere tezyîn edildi (süslü ve cazip gösterildi.

İnkâr edenlere dünya hayatı süslü gösterildi (züyyine). Onlar iman edenlerle alay etmektedirler. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar ise, kıyamet günü bunların üstündedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.” (Bekara 2/212)

Bundan önce Kur’an, şeytanı izlememe, apaçık âyetlere rağmen yanlışa sapmama, Allah’ı bulutlar arasında görmeyi istememe, işlerin Allah’a döndürüleceği konusunda insanları uyardı. İsrailoğullarına apaçık mucizeler verildiğini söyledikten sonra; “kim bu gibi mucizeler kendilerine geldikten sonra Allah’ın nimetini (bir anlamda âyetlerini) değiştirmeye kalkışırsa, bilsin ki Allah’ın azabı şiddetlidir” deniliyor. (Bekara 2/211)

Bu gibi hataları, fesat işleri, Allah’ın âyetlerini reddetme veya değiştirme işlerini ancak, dünyanın cazibesine aldanan inkârcılar yapar. Zira dünya hayatı, dünyalıklar, zevk ve eğlenceler onlara süslenmiş, gözlerine çok hoş, debdebeli, albenili kılınmıştır. Bu sebeple onlar bu çekici dünya hayatından başka bir şey istemezler.

Onlar, Peygamber’e ve vahye iman edip, dünyalıklara fazla önem vermeyen mü’minleri küçümserler. Ancak kıyâmet günü takva sahipleri, kulluk bilinciyle yaşayanlar onlardan üstün olacaklar. Şüphesiz Allah (cc) hem dünyada hem âhirette dilediğine dilediği gibi rızık/nimet verir.

Mekke döneminde Ebu Cehil ve arkadaşları, ellerindeki servetlerle zevk ve sefaya dalıp gönüllerince eğleniyorlardı. Âhireti kabul etmiyor, üstelik Ammar, Süheyb, Ebu Ubeyde, Sâlim, Âmir b. Fihr, HabbaB ve Bilâl gibi zayıf müslümanlarla alay ederlerdi.

Medine döneminde ise Abdullah b. Übeyy ve arkadaşları zevk ve sefaya dalar, zayıf, göçmen (muhacir) müslümanlarla alay etmeye kalkışırlardı. “Şunlara bakın, Muhammed bunlarla hasımlarına karşı galip geleceğini zannediyor” derdi. Medine’deki yahudilerin de müslümanlara karşı durumu bundan farklı değil. Ayetin bu olaylarla ilgili indiği söylendi. (Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dilin (sad.), 2/69)

Âhireti ve oradaki hesabı hesaba katmadan yaşamak, işte bütün hataların, bütün günahların, bütün zulüm ve haksızlıkların, bütün gafletlerin sebebi budur. Böylelerinin gözünde dünya hayatına ait, nefsin hoşuna giden, insana gurur veren, zevkli ve eğlenceli her şey ziynet gibidir, süslüdür, caziptir.

Hayat gerçeğini sadece dünya malı ile değerlendiren kâfirler için dünya malı câzip hale getirilmiştir. Onun için bunlar, üstün değerlere değil, geçici dünya malına kıymet vermişler, sonunda dünya malı onlara hiçbir fayda sağlamamıştır.” (TDV Kur’an Meali, s: 32)  

Burada iki insan tipinden bahsediliyor: Birisi; hayatın yani dünyanın geçici zevk ve çıkarının, sahip olma ve harcamanın, makam ve mevkiinin çekiciliğine kapılıp kalıcı iyiliklerden uzaklaşan, geçici (fani) ve aldatıcı (gurur verici) şeyleri değer ölçüsü sayarak, bunlara sahip olmayan veya kalıcı değerler olarak görüp fazla değer vermeyen mü’minlerle alay etmeye kalkışan inkârcılar;

diğeri de; onların alay ettikleri, ancak herkesin değerinin ölçüldüğü kıyâmet gününde onlardan üstün tutulacak ve sonuçta Allah’ın lütuf ve ikramını kazanacak olan takvâ sahipleri, yani dinî duyarlılığı ve sorumluluk bilinci kuvvetli mü’minlerdir.

Halbuki dünya hayatı; yani insan ömrü; bir varmış, bir yokmuş. Ne kadar süslü, çekici, iştah kabartıcı, aldatıcı olsa da hepsi bu kadar. Hadid Sûresinde Allah (cc) insanlara dünya hayatının faniliğini ve aldatıcılığını bir kere daha hatırlatıyor:

          “Bilin ki, dünya hayatı oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olmaktan ibarettir. Bu, yağmurun bitirdiği, ekicilerin de hoşuna giden bir bitkiye benzer; sonra kurur, sapsarı olduğu görülür, sonra çerçöp olur. Âhirette çetin azap da vardır. Allah'ın hoşnutluğu ve bağışlaması da vardır; dünya hayatı ise sadece aldatıcı bir geçinmedir.” (Hadîd 57/20)


?


Arzulanacak şeylere; özellikle karşı cinse, evlatlara, altın ve gümüşe (paraya/mala), bineklere düşkünlük insanlar için tezyîn edildi (süslü ve câzip hâle getirildi) mi? Evet.

Bir âyette şöyle deniyor:

Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler (hubbu’ş-şehevât) insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır. (Âli İmran 3/14)

Ayette geçtiği gibi bunları insanlara çekici kılan ve hoşlanmalarını sağlayan Allah’tır. Zira Allah (cc) bununla insanları denemek istiyor. Nitekim bir âyette; ”İnsanların hangisinin daha güzel amel yaptığını deneyelim diye şüphesiz biz yeryüzündeki şeyleri ona bir zinet yaptık.” (Kehf 17/7)

Âyet “hubbu’ş-şehevât/nefsin arzuları süslendi” diye başlıyor. Şehevât şehvetin çoğuludur. Sözlükte şehevât “nefsin arzuları, tutku derecesindeki düşkünlükleri” anlamına gelir.

Hubbu’ş-şehavât” aşırı sevgi ve düşkünlük anlamında anlaşılabilir. Kadınlar oğullar diye devam eden bu şeyler “şehevât” sözüyle tek kelimede ifade ediliyor. Bunun sebebi mübalağalı/abartılı bir manayı içine almasından dolayıdır. Çünkü âyette sayılan bu maddeler aslında iştah kabartır, insanın canı bunları çeker, ister.

Buradaki asıl mesaj bütün bu şeylerin esasen basit, önemsiz, değersiz, fani olduklarını ortaya koymaktır. İşte bu sebeple bunların tümüne “şehevât” adı verilmiştir. Çünkü şehvet, bilginlere göre insana değer kazandırmayan zevklerdir. Şehvetlerinin peşine takılanlar, kendi aleyhlerine olmak üzere hayvanî duygularına öncelik vermiş olurlar. (Zemahşeri, Ö. b. Muhammed, el-Keşşâf, el-Keşşaf, 1/337)

Şehvet; Türkçe’de iştah dediğimiz arzunun diğer adıdır. Ne var ki iştah Türkçe’de genelde yemek, içmek isteği hakkında kullanılırken, şehvet olumlu olumsuz, meşru veya haram işlere duyulan arzu ve isteği ifade eder.

Şehvet; nefsin istediği bir şeye karşı arzu, özlem duyması, veya gönlün onu çekmesidir. Bu arzu dünyada iki çeşittir: Gerçek veya yalancı arzu, istek. Gerçek olanı; olmaması halinde beden zayıf düşer, dengesini kaybeder. Bu ihtiyacı arzu etme, gönülden isteme. Kişinin acıktığıu zaman bir şey yemeği istemesi gibi. Yalancı şehvet ise, olmaması halinde beden zayıf düşmez, dengesini kaybetmez. Ama yine de nefis o şeyi çok arzu eder, şiddetle ister.

Bir şeye karşı duyulan arzu, özlem, iştah, istek şehvet kuvvetidir. Yukarıdaki âyette geçen şehevât (şehvetler) hem yalancı, hem de gerçek arzuyu ifade etmiş olabilir.

Bir başka âyette: “Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvetlerinin peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır” (Meryem 19/59) deniyor.

Burada kasdedilen yukarıda söz konusu edilen yalancı arzulardır. Kendilerine ihtiyacın olmadığı arzular ve nefisn aşırı istekleridir. Araplar “racülün şehvânün” derler. Yani çok arzulu adam, şiddetli bir şekilde özlem duyan, hırslı ve doymak bilmeyen adam demektir. (el-Isfehânî, el-Müfredât, s: 395)

Âyette namazı zayi etmekle dünyevî zevklerin (şehvetin) peşine düşme arasında hem sebep-sonuç ilişkisi, hem de ardışıklık bağı kurulmaktadır. Zımnen: namazı zayi eden, şehevî güdülerine esir olarak cezasını çeker.” (İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 1/588)

Allah (cc) cennetliklerin kavuşacağı nimetleri tarif ederken şöyle diyor:

Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır” deyip de, sonra dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size (dünyada iken) va’dedilmekte olan cennetle sevinin!”

Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Çok bağışlayan ve çok merhametli olan Allah’tan bir ağırlama olarak, orada canlarınızın çektiği (iştah duyduğunuz) her şey var, istediğiniz her şey orada sizin için var.” (Fussilet 41/30-32)

Yine başka bir âyette;

Bunlar (cennetlikler) onun uğultusunu duymazlar; gönüllerinin dilediği (iştahlarının çektiği) nimetler içinde ebedî kalırlar” (Enbiyâ 21/102) buyuruluyor.

Her iki âyettede şehvet/iştah fiil halinde kullanılıyor. Bu demektir ki cennetliklerin orada arzu edecekleri, canlarının çektiği şey gerçek arzudur, olumlu iştah (meşru şehvettir).

Bu âyet arzulara sahip olmak ile arzulara ait olmak arasındaki farkı vurguluyor.” (İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, 1/107)

Sehvet, nefsin arzu ettiği atılmasıdır ki, Türkçe’de “gönlü çekmek, canı istemek” şeklinde ifade edilir. Bunun ifrat derecesine hırs ve tamah denir. Âyette çoğul olarak “şehevât (istah çekici şeyler)” anlamında kullanılmış. Bu hitap bütün insanlara yöneliktir. (Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 2/321)

Burada asıl süslü gösterilip çekici kılınan sevgi ve arzular değil, arzulanan şeylerdir. İbarenin “şunlar süslü gösterildi, insanlar da onlara aşırı sevgiyle bağlandılar” şeklinde gelmeyip “züyyine (süslü gösterildi)” fiiline “hub-sevgi” kelimesinin özne kılınması Kur’an’ın “îcâz-özlü anlatım” özelliğidir. (Komisyon, Kur’an Yolu (DİB), 1/372)

Âyette bazı şeylerin çekici, sevimli ve hoş olduğu, esasen bunların insanlar için süslü kılındığı (tezyîn edildiği) haber veriliyor. Bu ilâhi takdir sebebiyle bu gibi şeyler onların hoşuna gider, bunların çok sevilecek şeyler olduğunu zannederler.

Âyette insanlar için tezyin edilen (cazip kılınan) dünyalık haz ve nimetlerin önemlileri şu altı maddede özetlenmiş: 1.Karşı cinse duyulan ilgi,

2.soyunun devam etmesi arzusu,

3.sermaye sahibi olma isteği,

4.kendi dışındaki varlıklara hükmetme, beğeni kazanma (makam, mevki ve şöhret sahibi olma) ve hoşça vakit geçirmenin verdiği zevk,

5.hayvanî besinler ve hayvanlardan elde edilen ürünler,

6.bitkisel besinler ve bitkilerden elde edilen ürünler. Aslında bunlar toplumlara, zamana ve mekâna göre fazla değişmeyen, insanın fitratına konulan arzulardır. (Komisyon, Kur’an Yolu (DİB), 1/373)

Burada şu soru sorulabilir: Âyette sayılan şeyler kim tarafından tezyîn edildi? Öyle ya âyette süsleme fiili edilgen (meçhul) olarak kullanılıyor.

Elmalılı şöyle diyor: “Bu süslü gösterilen şeyler bir açıdan meşru nimettir. Ama bir taraftan da hayaldir, ya da gayr-i meşru işlere sebep olacak niteliktedir. Birincisinde bunları insanlar için süsleyen Allah, ikincisini süsleyen nefisler, şeytan veya insanların cahilliğidir. Böyle bir tutku, sevgi, şehvet ise kınanmaktadır.” (Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 2/321)

Zemahşerî, süsleme işini şeytana nisbet eden Hasan Basrî’ye katılmıyor ve şöyle diyor: “Bunu onlara süslü kılan ve hoş gelmesini sağlayan Allahtır. Çünkü bunların yaratıcısı olan Allah’tan çok onları kötüleyen birini bilmiyoruz. (Ö. b. Muhammed, el-Keşşâf, 1/337)

Kimilerine göre “yaratma” anlamında olmak üzere bunları cazip kılan, süslü yapan, insanın içine bunlara istek koyan Allah’tır. Bununla beraber Allah’ın kötü olan şeye çağrı yapmayacağı da açıktır. (Komisyon, Kur’an Yolu (DİB), 1/373)

Hatırlamak gerekir ki hayatın devamı, insanın ihtiyaçlarını karşılaması, hareket edip üretmesi, şeylerin arasındaki farkı anlaması, iyiyi kötüyü seçebilmesi için Allah insanlara üç temel kuvvet (kabiliyet) verir. Bunlar; akıl gücü, şehvet gücü, gadap (savunma) gücü. Kişi bunları ihtiyacını karaşılayacak kadar kullanabilir. Ama bunları aşırı ve yerinde kullanmazsa zarar eder.

Evine ekmek götüren baba da aklını kullanır, atom bombasi icat edip bununla yüzbinlerce insanı öldüren de. Aç kişinin yemeğe isteği de şehvetin (iştahın) gereğidir. Karnını haram veya hırsızlama bir şeyle doyurma da şehvetin (iştahın) sonucudur. Kişinin cinsî ihtiyacını giderme arzusu da şehvettir (iştahtır). Bu ihtiyacı gayr-i meşru yollarla gidermesi şehvet gücünü yanlış kullanmaktır. Aşırıya kaçmaktır ki bu bir taraftan dinin çizdiği sınırları çiğnemek, bir taraftan da zarardır.

İnsanın nefsin isteklerini sevimli bulması gerçeğini bir de ondaki kabiliyetlerle, zaaflarla birlikte düşünmek gerekir. Kişi kendisine bahşedilen kabiliyetleri iyi işler için de kullanabilir, kötü işler için de. Bu onun aklını, imanını, vicdanını kullanmasıyla ilgilidir.

Âyette karşı cinse duyulan ilgiyi ifade için “kadınlar”dan, soyun devam arzusunu ifade için “oğullar”dan söz ediliyor. Bunların kendi grubunu en iyi temsil eden örnekler olduğu söylenebilir.

Nitekim diğer gruplarda da malı temsilen her türlü mala sahip olmayı ifade altın ve gümüş; başka varlıklara hükmetme, makam ve mevki sahibi olma, sürat merakı ve eğlenme için özel yetiştirilmiş cins atlar; hayvanlardan elde edilen ihtiyaç maddelerini temsilen sağmal hayvanlar; bitkisel ihtiyaç maddelerini belirtmek üzere de ekinler zikredilmiştir. Âyette “erkekler için süslü gösterildi” değil “insanlar için süslü gösterildi-züyyine li’n-nâs” denmiş olması da bunu güçlendirmektedir.” (Komisyon, Kur’an Yolu (DİB), 1/373)

Kişinin nefsinin her arzusunu, her isteğini (şehvetlerini) beğenmesi, aşırı sevmesi, göründüğü kadar güzel ve faydalı değildir. Bu kafa yapısı insanı yanlışlara sürükler. Hayatın, insanın yaratılışının amacı da bu değildir. Sonunda insan bütün bunları istemese de terkediyor. Asıl amaç Yaratıcının insana sunduğu sonuçtur. Şehvet her ne kadar hayat için lazım olan şeyleri elde etmeyi istemek üzere verilmiş bir araç, bir imkan olsa da; onu aşırı kullanmak, canıun istediği şeylere takılıp kalmak, bu yüzden asıl kulluk görevlerini unutmak, Allah’ın yanındaki değeri, lütfu, mükâfatları unutmak budalalılıktır.

Bu gerçek bir âyette şu şekilde haber veriliyor: “Sizin yanınızdaki tükenir, Allah katında olan ise kalıcıdır. Elbette sabredenlere, yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz.” (Nahl 16/96)

Bazıları âyetin üslûbunu ve diğer bazı âyet ve hadisleri göz önüne alarak burada sayılanlara rağbet etmenin kötülendiği kanaatine ulaşmışlardır. Buna karşılık bazıları ise evrendeki imkânların insanın faydalanması için yaratıldığını bildiren (Hac 22/65. Lokmân 31/20. A‘râf 7/32) âyetlerden hareketle bunların kötüleme amacıyla değil, fıtrî bir realiteye işaret ettiğini, sadece dünya nimetlerine bağlanıp kalmanın âhiret mutluluğunu tehlikeye sokabileceğine dikkat çekmek için zikredildiğini savunurlar.

Âyetin sonu ve arkadan gelen âyet, benzeri âyetler dünya ve âhiret hayatının dengelenmesi gerektiğini işaret ediyorlar. Dünyevîliğe hapsedilmiş veya hazza dayanan hayat anlayışı kınanırken, diğer taraftan bunlardan temamen yüz çevirmenin de fıtrata ters düşmek olacağı, hayatın gerçeklerine uymayacağı vurgulanıyor. (Komisyon, Kur’an Yolu (DİB), 1/374)

Evet bu âyette de insanlara bir çok dünyalık süslü gösterildi deniyor. Ama sonunda da; “İşte bütün bunlar dünya hayatın metaıdır”, “Allah yanında âkıbetin güzeli vardır” deniliyor. Bu gibi dünya hayatının geçici geçimlikleri bir gün biter. Ama Allah yanında olan şeyler ise asla bitmez, sonsuzdur. Bu dünyada insanlara süslü, çekici, albenili, sevimli gelen her şeyden daha güzel ve hayırlı sonuçlar var. O (st) kendisinden hakkıyla korkup çekinenlere en güzel ödülü, en güzel sonucu, en güzel makamı hazırlar.

Belki bu dünya hayatına bağlanıp kalanlara, hayatın sadece dünya hayatı olduğunu düşünenlere, âhiret hayatı olmadığını inananlara göre yukarıda sayılanlardan daha sevimli, daha çekici, daha tatlı, daha zevk veren şey yoktur.

Kur’an onlara şöyle cavap veriyor:

De ki: “Size, onlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah’a karşı gelmekten sakınanlar (takva sahipleri) için Rableri katında, içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır.” Allah, kullarını hakkıyla görendir.” (Âl-i İmrân 3/15)

Sanki şöyle deniliyor: “Ey insanlar bakınız, size dünyalık bir şeyler veriliyor, onlara karşı içinize bir meyil, istek ve arzu da konuluyor. Ama sakın ha bu bu dünyalıklara kanmayın. Bunlara sahip olmayı hayatın asıl hedefi gibi düşünmeyin. Bunları aşırı sevip bağlanmayın. Ömrünüzü bunlara daha çok sahip olacağım diye harcamayın. Allah’a kulluğu unutup bunlaraın kölesi olmayın. Asıl sevilmesi gerekenleri bırakıp bu fani şeyleri ölümüne sevmeyin. Zira bunlar dünya hayatının metaıdır (değersiz, fani, ucuz geçimlikleridir).”

İnsanın düşünmesi, fikir üretmesi bilinenlerden hareketle olduğu için, âyette önce insanların dünya hayatında bildikleri nimet ve hazlara, etkilendikleri câzibeli şeylere işaret edilmiş; sonra da “İşte bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır” denilerek bunların değerinin az olduğu hatırlatılıyor.

Buna göre asıl imrenilmesi ve arzulanması, asıl sevilmesi gereken şeyin Allah’ın yanında güzel bir makam elde etmek olduğuna dikkat çekiliyor. (Komisyon, Kur’an Yolu (DİB), 1/374)

 

e-mail
Yazarın diğer yazılarına Yazarlar bölümünde ulaşabilirsiniz.