Hüseyin Kerim Ece

 

Kur'an'da süsleme (tezyin) fiili -14- 13.05.2020


5-Edilgen (faili meçhul) zeyyene fiili - 5


e-Kötü işleri kendisine güzel görünen iman eden gibi olmaz.


İnkâr edenler için çetin bir azap vardır. İman edip sâlih ameller işleyenler için ise bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.

Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse, ameli iyi olan kimse gibi mi olacaktır? Şüphesiz Allah dilediğini (dileyeni) saptırır, dilediğini (dileyeni) hidâyete erdirir.

(Ey Muhammed!) Onlar için duyduğun üzüntüler yüzünden kendini helâk etme! Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını hakkıyla bilendir.” (Fâtır 35/7-8)

Allah (cc) bundan önceki âyetlerde insanları hak yoldan saptırmaya çalışan şeytana uymamayı emrettikten sonra, Şeytan’a uyan inkârcılarla, ona uymayan mü’minleri karşılaştırıyor. Peygamber’e hitaben de “yanlış olduğu halde kendi yaptıklarını güzel, süslü (müzeyyen) gören kimseler için üzülme” diyor. Allah (cc) kimin ne amel işlediğini, şeytanın kendi dostlarına yaptıklarını nasıl süslü gösterdiğini bilmektedir. (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 10/396)

Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse”ler acaba kimlerdir? Bu konuda farklı görüşler var.

Kurtubî bunlardan dört tanesini zikrediyor: 1.Bunlar yahudi, hırıstiyanlar ve mecûsîlerdir. Onların “kötü ameli” Peygamber’e karşı bir inatlaşmalarıdır.

2.Onlar, Kur’an ayetlerini bağlamın koparıp keyiflerine göre yanlış te’vil edenlerdir.

3.Bu kimse şeytandır. Onun “kötü ameli” de insanları aldatmasıdır.

4.Onlar inkârcı Kureyşlilerdir. Onların “kötü ameli” de şirk koşmaları ve nankör olmalarıdır. Kurtubî’ye göre en isabetli açıklama dördüncüsüdür. (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/2543)

Bazılarına göre bu âyetler Ebu Cehil ve benzerleri hakkında indi. Bazılarına göre ise “yaptıkları kendisine süslü gösterilenler”; hidâyete muhalefet ederek nefislerinni hevâ’sına uyan doğru yoldan çıkmış herkestir. (İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, s: 1158)

Burada da diğer bazı âyetlerde olduğu gibi özne gizlenmiş, edilgen fiil kullanılmış. “Ameli kendisine tezyîn edilen (süslenen)”, arkasından da “Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidâyete erdirir” deniyor.

İlk bakışta bazı insanlara yaptıklarını süsleyen, ya da onların kendi işlerini güzel/süslü görmesini sağlayan Allahtır zannedilir. Ancak unutmamak gerekir ki Allah (cc) kulların katkısı olmadan onları sapıklığa, sonra da Cehennem’e atmaz. Böyle bir şey O’nun hikmetiyle ve adaletiyle bağdaşmaz. Allah’ın bir kimseyi sapıklıkta bırakması; ona verilen akıl gücünü ve iradeyi kötüye kullanması sonucudur. Böylelerini kendi tercihleriyle ve bunun sonuçlarıyla başbaşa bırakmasıdır.

Allah sapıklığı da, hidâyeti de isteyene verir. Daha doğrusu onların tercihlerine göre seçtikleri yolu kendilerine kolaylaştırır.

Amellerin sözlü gösterilmesini de böyle anlamak gerekir. Pek çok insan kendi yaptığını beğenir, hata yaptığını kabul etmez. Seçtiği ianancın, hayat biçiminin, davranışların doğru, isabetli, yararlı olduğunu kabul eder.

..


f-Firavun’a da bir inkârcı olarak yaptıkları tezyîn edildi.

Firavun dedi ki: “Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Mûsâ’nın ilâhını görürüm(!) Çünkü ben, onun yalancı olduğuna inanıyorum.”

Böylece Firavun’a yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve doğru yoldan saptırıldı. Firavun’un tuzağı, tamamen sonuçsuz kaldı.” (Mü’min 40/36-37)

Kur’an Firavun’u, inkârın, inadın, nankörlüğün, istikbarın (büyüklük taslamanın), hak davate karşı çıkmanın, zulmün ve azgınlığın prototipi olarak sunar.

Burada da onun azgınlığından ve kibrinden bir örnek veriliyor. Hz. Musa’nın davetine uyarak hidâyete gelmesi gerekirken yüksek kule yapıp, yukarda hz. Musa’nın anlattığı tanrıyı görmeye kalkışdı.

Bu bir yönden hz. Musa ve onun getirdiği hak din ile alay etmek, diğer yandan halkını kandırmak idi. Kimileri tanrının yukarıda, gökte olduğuna inanır. Firavunun planına göre, o hiç kimsenin çıkamayacağı kadar yukarılara çıkacak, ama tanrıyı görememiş olacak. Böylece Musa’nın iddia etti ilah yok diyecekti.

Demek ki ona göre bir şeyin varlığını isbat için, onu çıplak gözle görmek gerekir. (Komisyon, Kur’an Yolu DİB, 4/572-573)

Bu plan aynı zamanda onun câhilliği ve ahmaklığı idi.

Firavun bunu yaparken doğru yaptığını sanıyordu. Tavrını beğeniyor, başkalarının da kendisi gibi yapmasını, ya da halkının kendisine tabi olmasını istiyordu. Ona göre gözle görünmeyen bir tanrı söz konusu değildi. Zaten kendisi de rabb (tanrı) olduğunu iddia ediyordu. (bkz: Nâzi’ât  79/24. Kasas  28/38)

Onun bu cür’eti haddi aşmaktı, azgınlıktı, isyan ve inatçılıktı. Hakka karşı direnişti. Her ne kadar kendisi beğense de yanlıştı, ciddi bir hata idi.

Bir başka âyette Firavunun işlerinin doğru, aklı başında veya sağduyuya uygun olmadığı söyleniyor. (Hûd 11/96)

Böylece Firavun’a yaptığı kötü iş süslü gösterildi” Bu ya kendi nefsinin işi, ya da Şeytanın ona vesvesesi idi. Bundan dolayı kendi hatalarını, zulüm ve azgınlığını göremeyecek, anlamayacak kadar şaşırmıştı.

Tarihte ve günümüzdeki firavunlar bundan farklı mı? Bunların hepsi inançlarının hak, kararlarının isabetli, yaptıklarının doğru olduğunu zannederler. Çok zalim, gaddar, cani, diktatör olsalar da hata yaptıklarını kabul etmezler. Yaptıkları yanlışlar, ortaya koydukları çirkin işler ve uygulamalar, baskılar ve sömürüler kendilerine süslü görünür. Böyle olduğu için de yapmaya devam ederler.

..


g-Kendi arzularına uyanlara yaptıkları süslü görünür

Şu âyet sağlam delillere dayanarak iman edenlerle, körü körüne başkasını talit eden ve keyfine uyan iki zıt tarafın durumunu açıklıyor. Elinde sağlam delili olan taraf hz. Peygamber ve ona tabi olan mü’minler, diğer taraf ise Vahyi inkâr edenlerdir. (Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 7/139)

Rabbinin katından açık bir belgesi olan kimse, kötü işleri kendisine güzel gösterilen ve nefislerinin arzularına (hevâ’sına) uyan kimseler gibi midir?” (Muhammed 47/14)

Bu âyette ‘hevâ’ kelimesi geçiyor. Kur’an bazı insanların ‘hevâ’larının ilah (tanrı) edindiklerini söylüyor. (Furkan 25/43. Câsiye: 45/23)

Hevâ ne demektir?

el-Hevâ’ kelimesinin aslı ‘he-ve-ye’ (hevâ okunur) fiilidir. Bu da sözlükte bir şey yukarıdan aşağıya düşmek, sür’atle gitmek, rüzgâr esmek, bir şeyi sevmek manalarına gelir.

İsim olarak ‘el-hevâ’; hava, atmosfer, rüzgâr, iklim yerine kullanılır. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 15/115-116)

Hevâ’ fiili Kur’an’da “düşerek (uçuruma) yuvarlanmak” (Tâhâ 20/81), “Mesajın yücelerden aşama aşama inmesi” (Necm 53/1), “bir şeyin nefsin hoşuna gitmesi” (Bekara 2/87. Mâide 5/70) “nefsanî arzuların peşinden gitmek” (Necm 53/23), “gönülleri bir şeye meylettirme” (İbrahim 14/37), “rüzgârın bir şeyi savurması” (Hac 22/31), “şeytanların ayartması” (En’am 6/71) manalarında kullanılıyor.

Aynı kökten gelen ‘hevâu’; boş, hava dolu, sonuçsuz, değersiz, tamtakır şeyler hakkında da kullanılır. (bkz: İbrahim 14/43)

el-Hevâ (çoğulu: ehvâu)’; sözlükte istek, heves, meyil, sevme, düşme gibi anlamlara gelir. Nefsin, akıl ve din tarafından yasaklanan kötü arzulara karşı olan eğilimi, yahut doğruluk, hak ve faziletten saparak haz ve menfaatlere yönelen nefis manasında kullanılıyor. (Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, s: 797)

Hevâ’ bunun yanında aşk, nefin istek ve arzusu, kapris, şehvete meyleden nefis anlamlarına da gelir.

Câhiliyye döneminde genellikle nefsin tutkusu, özel olarak da aşk anlamında kullanılan ‘hevâ’; iyi yahut kötü her türlü istek ve arzuyu da ifade ediyordu. O dönem Arapları ‘hevâ’yı ahlâka ve akla aykırı davranışların kaynağı olarak görüyorlardı. (M. Çağrıcı. TDV İslâm Ansiklopedisi, 17/275)

Bu kavram; nefsin şehvete (aşırı isteklere), canının her istediğine ve zevke düşkünlüğünü anlattığı gibi, elinde kesin bilgi olmadan hüküm veren, sahibini arzular istikametinde güden nefis anlamında da kullanılıyor. Yine insanın gem vurulmayan, kontrol edilmeyen aşırı isteklerine, Allah’tan gelen ‘ilme’, yani Vahye uymayan tutumlarına ‘hevâ’ denilmektedir. Bunda çıkar ve bencillik vardır. Kişinin keyfi ve canının istediği, paşa gönlü vardır.

Bu şekilde hevâlarına uyarak yaşamak isteyenler keyiflerine karışılmasından, üzerlerinde bir otorite olmasından hoşlanmazlar. Özgürlüklerine sınır getirmeyi, insanı disiplin altına almayı, onu eğitmeyi hedefleyen dine, onun kitabına, onu getiren elçiye hoş görüyle bakmazlar.

Hevâ; kısaca keyfi ve bencil yargıdır denilebilir. Bu tür yargılarda adalet, insaf ve hakka riayet yoktur.

Şeddad ibni Evs Peygamber’in (sav) şöyle buyurduğunu söylüyor: “Akıllı kişi nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için amel işleyen kimsedir. Günahkâr kişi ise nefsini hevâsının peşine takan ve Allah’tan olmadık şeyleri temenni edendir.” (Tirmizî, Kıyâme/25 no: 2459. İbn Mâce, Zühd/31 no: 4260. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/153 no: 17128)

Kur'ân’da hevâ kelimesi, hepsi de olumsuz anlamda olmak üzere 10 âyette tekil, 18 âyette çoğul (ehvâ), 9 âyette de fiil olarak geçmektedir.

İbni Abbas’tan nakledilen bir görüşe göre; Allah (cc) Kur’an’da nerede hevâdan söz etmişse mutlaka onu yermiştir. (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an 2/2805)

Bu âyete göre iman edenler, kendilerine Allah’tan gelen sağlam delile dayanırlar. İmanları sanrıya, zanna, insanların temelsiz görüş ve uydurmalarına değil, Allah’tan gelen belgelere (Vahye) dayanır. Yolları, hedefleri, kazançları açıktır. Ama diğer taraf inanç konusunda sağlam ve hak olan delillere değil; zanna, hevâ’ya dayananlar. Onlar keyiflerine ve zevklerine göre hareket ederler.

İnsanlardan bazıları da atalarını körü körüne izlerler. Ya da içinde yetiştikleri toplumun örfüne (töresine) uyarlar.

Üzerinde oldukları yol, anlayış, hayat felsefesi, eylemleri, eserleri; kendilerine süslü görünür. Yaptıklarını beğenirler. Böyleleri manen karanlık içindedir. Orada bocalayıp dururlar. Elbette bu iki grubun durumu bir olmaz. (Ateş, S. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, 8/423)

Bir delile, kanıta, belgeye dayanmayı Kur’an tavsiye ediyor diyebiliriz.

... Fakat Allah, olacak bir işi (mü’minlerin zaferini) gerçekleştirmek için böyle yaptı ki, ölen açık bir delille ölsün, yaşayan da açık bir delille yaşasın...” (Enfal 8/42)

Bir önceki ayette Peygamber’i Mekke’den çıkaranların helâk edildiği söyleniyor. Peygamber ve ona inananlar Mekke’den çıkarken mağlup edilmiş, pek çok şeylerini kaybetmiş, şirk ve inkârda ısrar eden müşrikler ise kazanmış görünüyordu.

Bu görüntünün yanıltıcı oluşu burada biri dünyaya diğeri âhirete ait iki önemli değer üzerinden bir karşılaştırma ile anlatılıyor. O da şudur: Dünyada mü’minlerin kazanımları kesin iman, ilimdir, hakikattir. Bu iman ve ilmin aydınlattığı bir yolda olmalarıdır. Buna karşın şirk koşanların inançları sağlam delilden yoksundur. Onlar karanlık gecede el yordamıyla yol alan gibidir. Nefsilerinin hevâ’sına (keyiflerine) uymayı kâr zannderler.

Müminlerin âhiretteki kazançları, Allah rızası, O’nun bağışı, lütuf ve ikramları, Cennettir. İnkârcıların âhirette kazançları ise acı bir pişmanlık, hüsran, sonsuz zarar ve Cehennemdir. (Komisyon, Kur’an Yolu DİB, 5/8)

Kuşkusuz bu gerçek Peygamberle ve onun zamanındaki müşriklerle sınırlı değildir. Bugün de, gelecekte de bazı insanlar Allah’tan gelen sağlam delile (Vahya) dayanırlar ve onun öngördüğü gibi yaşarlar. Hayatı güzelleştirirler, arkada hoş sadâ bırakırlar. Bazıları ise hevâ’larına uyarlar. Kendilerine zarar verdikleri gibi çevreye de zarar verirler. Kendileri mutsuz oldukları gibi başkalarını da rahatsız ederler.

Ama ne yazık ki böyleleri, tıpkı firavun gibi yanlış ve hata yaparlar, çirkin ve bâtıl işlerle uğraşırlar, şeytanı memnun edecek şeylerin peşinde koşarlar, hevâlarını adeta tanrı edinirler; sonra da yaptıklarını severler, beğenirler.

Evet, insanların çoğu nefislerinin hevâsına, yani arzu ve isteklerine, keyiflerine uyarlar. Zira Allah’tan (cc) gelen sağlam bir delile itibar etmezler. Ama hz. Peygamber ve mü’minler böyle değildir.

... De ki: “Allah’ın yolu asıl doğru yoldur.” Sana gelen ilim’den sonra, eğer onların hevâsına (arzularına) uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.” (Bekara 2:120. Ayrıca bkz: Âli İmran 3/19)

Eğer nefis Allah’tan gelen ilme, yani Vahye uyarsa, görüşlerini, kararlarını, isteklerini bu ilme uygun bir şekilde ayarlarsa; o kişi doğru yoldadır.

Fakat bir kimse Allah’tan gelen ilme-Vahye kulak asmaz, yalnızca kendi görüşünü, zevkini, kararını, arzusunu ön plana çıkarırsa bu nefis doğru yoldan azan bir nefistir ve o kişi hevâ’sına uyuyor demektir.

Yeryüzündeki bütün utanmazlıkların, bütün ahlâksızlıkların, bütün zulümlerin, bütün haksızlıkların, bütün sömürülerin, bütün fesatlıkların, bütün kâfirliklerin sebebi hevâ’ya uymaktan ileri gelir.

 

e-mail
Yazarın diğer yazılarına Yazarlar bölümünde ulaşabilirsiniz.