Hüseyin Kerim Ece

 

Kur'an'da yol (sebil) ile yapılan tamlamalar 13 10.11.2021


13-Sebîlü’l-ğayy (sapmışlık yolu) 1

Kur’an doğru yoldan çıkmayı, sapmayı, şaşırmayı bir de ‘ğayy’ kelimesi ile anlatıyor.

Kur’ân'a göre insanın yeryüzünde yürüdüğü yolun adı sebîl'dir ve bu yol Allah'ın gösterdiği yoldur. İnsan çeşitli sebeplerle Allah'ın gösterdiği yoldan ayrılır, başka yol tutarsa buna «sebîlu’l-ğayy-sapmışların yolu» denir. 

Sebîl kelimesi yol anlamında, hem sapık yollar için hem de doğru yollar için kullanılmaktadır. Yolun niteliği, kendisine eklenen takı veya sıfatlarla belirlenmektedir.

Kur’an, yolun doğru oluşunu belirtmek için ‘rüşd, müstakim, hidayet ve seviyy’ gibi sıfatları, sapık, yanlış olduğunu belirtmek için de ‘dalâlet ve ğayy’ kelimelerini kullanıyor.

Rüşd doğruluk, istikâmet demektir. Rüşd, hak yolunda sağlam ve sabırlı ve tam bir isabetle dosdoğru gitmektir. Ğayy da İnsanın Allah’ın yolundan başka bir yola ayrılması demektir. (Elmalılı, H.Y. Hak Dini Kur’ân Dili (sad.), 7/198)


-Ğayy-sapmak, şaşırmak fiili

Ğayy’ın aslı; ‘ğava-ğaviye’ fiilidir. Bu da bozuk inançtan dolayı câhilce hareket etmektir. Çünkü câhilce hareket etmek; kişinin bozuk (fâsit) bir inanca sahip olmasından veya sağlam bir inanca sahip olmayışından kaynaklanabilir. Bu sapmışlığın her ikisine de ‘ğava’ denir.

Ğayy’; azgınlık yapmak anlamına da gelir. (Bkz: Bekara 2/256. A’raf 7/146) Kişi zaten doğru yola girmediği için azar, haddini aşar, sınırdan tasar, ölçüyü kaçırır, hata eder, günah işler, zararlı eylemler/işler yapar.

Ama bir insan Kur’an’ın ‘doğru yol’ dediği hidâyeti seçerse; azmaz, haddi aşmaz, ölçülü yaşar, iyi insan olur, faydalı işler (sâlih amel) yapar, hayatını mutluluğa çevirir, âhirette kurtulanlardan olur.

Bu fiilin Kur’an’da nasil kullanıldığına bakalım:

Kur’an bu fiili farklı durumlarla ilgili, daha çok şaşırmak, sapmak, azgınlık yapmak, ne yapacağını bilememek anlamında kullanıyor. Hepsinde ortak anlam; doğru olan bir şeyden, yoldan, eylemden sapmak…

Mekkeli müşriklere göre Muhammed (sav) atalardan gelen dinin dışında bir şeye onları davet ettiği için ona atalarının dininden sapan, ataların yolunu şaşıran demişlerdi. Kur’an onlara şöyle cevap verdi:

Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı.» (Necm 53/1-2)

Onların yakinen tanıdığı, aralarında yasşayan, hayatı bilinen, kendisine el-Emin denilen, bir anlamda arkadaşları olan Muhammed davet ettiği şey açısından sapmadı, şaşkınlığa düşmedi. Onun Allah adına söylediği ve davet ettiği gerçek (hakikat) kendisine vahyolunandır.

Bilindiği gibi İblis Allah’ın huzurundan kovulunca insanları saptırmak için Allah’tan izin aldi. Bu saptırma işine de Âdem ve eşinden başladı.

Nihayet şeytan ona vesvese verip şöyle dedi: “Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını ve yok olmayan bir saltanatı göstereyim mi?” (Tâhâ 20/121)

Halbuki o işaret ettiği ağacın meyvesini yemek Âdem’e ve esine yasaktı.

Bunun üzerine onlar (Âdem ve eşi) o ağacın meyvesinden yediler. Bu sebeple ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yaprağından üzerlerine örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine isyan etti ve yolunu şaşırdı (ğavâ).” (Tâhâ 20/122)

«Yani câhillerden oldu. Bir görüşe göre zarara ziyana uğradı demektir. Bir başka görüşe göre, ğava fiili; dirliği/hayatı bozuldu, fesada uğradı anlamında.

Bu da deve yavrusu, sütü fazla içip mide fesadına uğramak anlamından gelir.» (el-Isfehânî. R. Müfredât, s: 143)

Görüldüğü gibi burada Âdem’in İblise aldanarak yasak ağacın meyvesini yemesi hem isyan, hem de şaşırmışlık olarak niteleniyor.

Buna ister yoldan çıkmak diyelim, ister ziyana uğramak... Sonuçta o şaşırarak kendisine çizilen doğru yoldan ayrıldı, ama kendisine yasak olan bir şeyi yaptı. Dolaysıyla deve yavrusunun fazla sütten midesini fesada düşürdüğü gibi kendisine zarar verdi. Cenneti kaybetti, dünyaya sürgün edildi.

Dünyada bazıları kendileri saptıkları gibi, başkalarını da sapıtırlar. Kendileri hata yaptıkları, günah işledikleri gibi, başkalarının da bunu yapmasına sebep olurlar. Bunu yaparken de yaptıkları işin doğru, faydalı, zevkli olduğunu zannaderler. Ancak gün gelecek hakikat ortaya çıkacak. Kimin doğru yolda olduğu, kimin doğru yol dururken sapıttığı, ya da şaşırıp eğri, yanlış yollara gittiği, böylece ziyana uğrayacağı ortaya çıkacak.

Haklarında azap hükmü gerçekleşenler, “Ey Rabbimiz! İşte şunlar bizim azdırdıklarımızdır. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Şimdi de onlardan uzaklaşıp sana döndük...” (Kasas 28/63) (üç defa)

Burada sanki onlar; «Biz onlara bir insanın gücü dahilinde dostuna yapabileceği en çok şeyi yaptık» diyecekleri söyleniyor. Çünkü insanın kendisi için istediğini dostu için istemesi gerekir. Ancak bu durumda «sahip olduklarımızdan onlara verdik ve onları kendimize denk hâle getirdik» diyebilir. (el-Isfehânî. R. Müfredât, s: 143)

Evet, biz sizi saptırdık. Çünkü biz de sapkın kimselerdik.” (Saffat 37/32)

Şimdi ilginç bir pişkinlikle yüzyüzeyiz. İblis Allah emrettiği hâlde Âdem’in huzurunda secde etmedi. İlâhi emre kafa tuttu, kendisinin Âdem’den hayırlı olduğunu iddia etti ve rahmetten kovuldu. Ama aynı İblis bu duruma, kendisine secde emredenin düşürdüğünü iddia etti. Rabbimize karşı;

«Iblis dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana (ğavâ) karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım.” (A’raf 7/16,

(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana (ğavâ) karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım (le-uğviyenne)!” (Hıcr 15/39. Bir benzeri: Sâd 38/82-83)

Görüldüğü gibi İblis kendi yanlış tercihini, kendi hatasını Allah’a yüklemeye çalıştı. Sanki «isyan ettiysem Allah’ın bu emri yüzünden oldu. Zira o bana yapmamın mümkün olmadığı bir şeyi emretti. Böylece benim azmama, isyan etmeme sebep oldu. Ben de buna karşılık onun doğru yolu uzerine oturup kullarını doğru yoldan saptıracağım, doğru yolu bulmamaları konusunda onları şaşırtacağım. O’nun beni azdırmasına karşılık ben de onları azdıracağı» dedi.

Bu şüphesiz büyük bir hata, ciddi bir haddini bilmemezliktir. Kaldı ki, Allah kimseyi, kendi tercihi yoksa saptırmaz, azdırmaz, dalâlete düşürmez. Bu gibi kötülükleri Allah önceden kimseye yazmadı. Herkesin tercih hakkı var ve bundan sorumludur.

Buna İblis de dahildir.

“Yahut: “… hataya düşmeme, sapmama izin verdin”, Eğvâhu ifadesi “yoldan çıkmasına, sapmasına sebep oldu (ya da izin verdi)” anlamına geldiği gibi, “umutsuzluğa sürükledi”, ya da “istediği, arzuladığı şeye ulaşmasını önledi” anlamına da geliyor.” (Esed. M. Kur’an Mesaji, 1/271)

Tarihten beri bazı insanlar Şeytanın vaadlerine veya vesveselerine aldanır, bir nevi onun peşine takılırlar. Kendilerine gelen elçiyi ve âyetleri dinlemezler. İlâhi çağrıya kulak asmazlar. İşte bu yüzden onlar, azgın olurlar, doğru yolu şaşırırlar, sapıtırlar.

Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz hâlde, onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat.” (A’raf 7/175)

Eger bir kimse kendisi sapıtmayı ister, Allah da onu sapıtırsa, hidâyeti onun yanlış tercihi sebebiyle kolaylaştırmazsa, Elçinin ona öğütleri, uyarıları fayda vermez.

Ben size öğüt vermek istesem de, eğer Allah sizi azdırmak istemişse, öğüdüm size fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve O’na döndürüleceksiniz.» (Hûd 11/34)

Bir görüşe göre Allah azgınlığınızdan dolayı eğer sizi cezalandırmayı diliyorsa anlamında. Bir başka görüşe göre eğer allah aleyhinize olarak azgınlık üzere kalmanıza hükmetmek istiyorsa anlamında. (el-Isfehânî. R. Müfredât, s: 143)


-Ğâviyy-ğâvîn-sapıtan, azgın

Bu ğavâ fiilinin özne (fail) ismidir. Sapma, azma, şaşırma işini kendi tercihiyle, hür iradesiyle yapan demektir.

Bir örneğini Musa’nın (as) hayatında görüyoruz.

Musa (as) henüz Firavun’un sarayında iken bir gün sokakta iki kişinin kavga ettiklerini gördü. İsrailoğullarından olan kendisinden yardım istedi. O da onları ayırmaya çalışırken karşıdaki yere düşüp öldü. Musa, kasdının onu öldürmek olmadığını şöyle ifade etti: «şüphesiz bu şeytanın işidir» dedi. Ama ertesi gün;

«Korkarak, etrafı gözetleyerek şehirde sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen yine feryat ederek ondan yardım istiyordu. Mûsâ da ona, “Belli ki sen azgın (ğâviyy) bir kimsesin” dedi.” (Kasas 28/18)

Kıyâmet günü hiç bir şeyin ve hiç bir kimsenin faydası olmaz. Ancak selim kalp ile gelmek o gün fayda verir. Bundan sonra dünyada iken takva sahibi olanlara (korkup sakınanlara) Cennet yaklaştırılacak.

Cehennem ise «ğâvin olanlara (azgınlara) apaçık gösterilecek. Ve onlara ; Allah’ı bırakıp taptıklarınız nerede? Hani size yardım ediyorlar mı? Yahut kendilerini kurtarıyorlar mı diye sorulacak» (Şuarâ 26/88-93)

İslâmdan önce arap şairlarinin bir kısmı şeytana kulak verir, ondan geldiğini sandıkları yalanlara kendileri de bir şeyler katar yalan söylerlerdi. Bu tip şairlere de ancak ‘ğâvîn-sapmış, azgın’ olanlar uyar. Kendilerine uyulan şairler de doğru yoldan yürümezler. Şaşkın şaşkın dolaşırlar. Yapmadıklarını söylerler. Kendileri saptığı gibi başkalarını da saptırırlar. (Şuarâ 26/223-226)

Yine aynı kökten gelen ‘ğayya’; azap, felaket. Cehennem çukuru veya Cehennemde bir nehir olarak da anlaşılmış. (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 8/356)

«Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevî tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba (ğayya’ya) çarptırılacaklardır.” (Meryem 19/59)

Âyetin son kısmı, “Onlar bu (tutumları)ndan ötürü Cehennemdeki Ğayya Vadisi’ni boylayacaklardır” (Diyânet Meali, âyet açıklaması, s: 308),

ya da «hüsran, yani derin bir düş kırıklığı yaşayacaklar» (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 8/356) şeklinde de çevrilebilir.

“Yani, Âhirette, kendilerini manevî yıkıma sürükleyen yanılgıyı bütün açıklığıyla, bütün gerçeğiyle ve pek tabii, bütün karşılığıyla anlayacaklar.” (Esed. M. Kur’an Mesaji, 2/617)

Kur’an’ın azabı ğayya diye nitelendirmesinin sebebi, bu azabın nedeninin ğayy (azgınlık) olmasıdır. Bu isimlendirme bir şeye kendi sebep olduğu şeyin adının verilmesine benzer. Bitkiye ‘nedâ’ denilmesi gibi. Bir görüşe göre; bu azgınlıklarının ardından ve bunun sonucu olarak Cehenneme atılacaklar anlamında. (el-Isfehânî. R. Müfredât, s: 143)

Ğayy, sonunda yapana dönen kötülüğü ifade eder. Zıddı sahibini kurtaran iyilik manasındaki reşad’dır. Buna göre ibârenin anlamı “gelecekte hayırla değil şerle karşılaşacaklar” şeklinde olur.

Bu soyut kavramlar, birtakım rivâyetlerin de yardımıyla somutlaştırılarak Cehennemde yer alan bazı mekânların ismi olarak yorumlanmış.» (İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an)

 

e-mail
Yazarın diğer yazılarına Yazarlar bölümünde ulaşabilirsiniz.